Kitap Sosyoloji

Elimizden Kaçıp Giden Dünya Anthony Giddens

Bugün elimizden kaçıp giden dünya Anthony Giddens ‘a göre, risk ve belirsizlikleri ile insanlığın tümünü etkilemeye devam etmektedir. Küreselleşme ile başlayan bu süreç sosyo-ekonomik yapıları ve gündelik yaşamı yeniden yapılandırmaktadır.

Geleneksel yaşam tarzları değişmeye devam ederken, bu dönüşümü tehlikeli bulan gelenekselciler özellikle din ve milliyetçilik gibi değerlere her zamankinden fazla bağlanmaktadırlar.

Küreselleşme ile demokrasi arasında pozitif bir ilişki olsa da küresel çağın taleplerine karşılık verecek bir şekilde kurumlar daha fazla demokratikleştirilmelidir.

Küreselleşme

1990 yılından sonra popülarite kazanan bir terim olan küreselleşme konusunda pek çok farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Küreselleşme tartışmalarında iki grup ön plana çıkmaktadır: Şüpheciler ve radikaller. Şüpheciler, ülkelerin ticaretinin dünya çapında olmadığını söylemektedirler. 

Ülkeler yakın bölgeler arasında alışverişlerini sürdürüyor şüphecilere göre. Radikaller ise, küreselleşmenin görmezden gelinemeyeceğini ileri sürmektedirler.

Ulus-devlet çağının sona erdiğini ve siyasal liderlerin ulusları etki altına alma gücünün azaldığını iddia etmektedirler. Bu tartışmada haklı olan taraf radikallerdir.

Çünkü dünya ticareti bu gün eskiden olduğundan çok daha ileridedir. İki taraf da küreselleşmeye ekonomik açıdan bakıyor. Siyasal, teknolojik ve kültürel boyutunu göz ardı ediyorlar.

Küreselleşme, karmaşık süreçlerden oluşan olguları içermektedir. Amerikalı sosyolog Daniel Bell, ulusun artık büyük problemleri çözemeyecek kadar küçük kaldığı, ama küçük problemleri çözemeyecek kadar da büyük olduğu bir birim haline geldiğini söylemiştir.

Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkeleri,  küresel elektronik ekonomi ile rekabet edemedi ve komünist otoritelerin kitle iletişimi çağında ayakta kalmaya başaramadı. Diğer tarafta ABD, ekonomik, kültürel ve askeri alanlarda hâkimiyeti eline aldı.

İstatistiklere göre, dünya nüfusunun en yoksul beşte birinin küresel gelirdeki payı da 1989-1998 yılları arasında gerilemiştir. En zengin beşte birlik kesim ise gelirdeki payını arttırmıştır.

Eşitsizliğin artması, küresel toplumun en önemli sorunudur. Küreselleşme ile merkezsizleşmeye başlayacak ülkelerin denetimi ortadan kalkacaktır.

Ters yönlü sömürgeleştirme, Batı dışındaki ülkelerin Batı’daki gelişmeleri etkilemesi demektir. Bu eğilimi kanıtlayan önemli gelişmeler yaşanmaktadır.

Ekonomik anlamda küreselleşme bazen yerel geçim ekonomilerini zarara uğratabilmektedir. Bunun yanında korumacılığı seçmek kalıcı olmadığı sürece bazı ülkeler için yerinde bir strateji olabilir.

Ulus-devletler küreselleşme ile dönüşüm içine girdiler. Ulusal ekonomik politikalar günümüzde etkisini kaybetmeye başlamıştır. Bunun yanında ulus-devletler ve siyasi liderler hala güçlü konumdadırlar. Ulusların günümüzdeki asıl düşmanı riskler ve tehlikeler olmuştur.

Ulus, aile, çalışma, doğa ve gelenek gibi kavramların artık eski anlamları kaybolmuştur. Dış kabuğu aynı görünse de içleri farklılaştı. “Kabuk kurumlar” denilen bu kurumlar, işlev yönünden yetersiz kalmaktadır.


Elimizden kaçıp giden dünyada Yaşamımızın her alanında hissettiğimiz küresel düzende sahip olduğumuz kurumları yenilemek mecburi olmaya başlamıştır.

Risk

Son yıllarda yaşanan iklim değişikliklerinde insanlığın ne kadar payının olduğu bilinememektedir. Gelecek yıllarda yeryüzünde oluşabilecek değişiklikleri ise tahmin etmek zor görünüyor. Çağımızda yaşanan bu gelişmeler risk kavramını ortaya çıkarmıştır.

16. Ve 17. Yüzyıllarda ortaya çıkan risk fikri, Batılı kâşiflerce bulunmuştur. “Risk sözcüğü bilinmeyen sulara yelken açmak anlamında kullanılmıştır. “Mekân”a yönelik bir kavram iken bankacılık ve yatırım alanında “zaman” düzlemine taşınmıştır. Bir süre sonra ise belirsizlik gösteren durumları gösteren bir anlam kazanmıştır.

Risk, gelecekteki olasılıklar düşünülerek etkin biçimde değerlendirilen tehlikeleri anlatır. Sonuç olarak geleceği düşünen toplumlarda kabul görmektedir.

Geleneksel kültürlerin risk gibi bir kavrama ihtiyaçları yoktu. Risk bu kültürlerde, yazgı, talih ya da tanrıların isteği gibi fikirlerle ikame edilmiştir.

Modern kapitalizmin geleceğe karşı tutumlarında diğer ekonomik sitemlerden farklıdır. Oluşabilecek kar ve zarar hesaplarını yaparak riskli süreçleri geleceğe ayarlar.

Sigorta, bireylerin risk almasında önemli bir çıkış noktasıdır. Sigorta ile ilgili fikirler ilk kez denizcilik alanında başlamıştır. Deniz aşırı bir yolculuk riskini ilk kez Londralı bir şirket 1782’de imzalamıştı.

Sigorta güvenlikle ilgilidir ve riskin yeniden dağıtılmasıdır. Birisi evin yanması ihtimaline karşın yangın sigortası yaptırırsa riski yok etmez. Yapılan ödeme karşılığında ev sahibi riski sigortacıya aktarır.

Risk konusunun analizini yaparken iki tip risk arasında bir ayrım yapılmaktadır: Dışsal risk ve imal edilmiş risk.

Dışsal risk adı üstünde dışarıdan gelen risk yani doğadan gelen risktir. İmal edilmiş risk ise, küresel ısınma ve çevresel risklerin de içinde bulunduğu insanların doğaya yapabileceklerinden oluşan bir risk fikridir.

İmal edilmiş risk yalnız doğa ile ilgili değildir. Örneğin aile kurumu ve evlilikle ilgili düşünceler bulanıklaşmıştır. Bu tarz risk durumunda risk seviyesini tahmin edemeyiz ve genelde de vakit çok geç olana kadar bilemeyiz.

Çernobil faciasının uzun vadede getireceği zararları kimse hala bilemiyor. Aynı durum benzer salgın hastalıklar için de geçerlidir. Hükümetler risk koşullarında bireyleri risk konusunda bilgilendirirse karşılan zararlar önlenebilir.

Tam tersi durumda söylentiler asılsız çıkarsa otoriteler korku yaydığı gerekçesiyle suçlanabilir. Söylentilerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olmadığı için bu paradoks her zaman olacaktır.

1980’lerin başında Almanya’da çıkan ekolojik tartışmalarla “tedbirlik ilkesi” gündeme getirilmişti. Tedbirlilik ilkesi, çevre sorunlarıyla ilgili kesin kanıtlar toplanmasa dahi gerekli önlemlerin hemen alınması gerektiğini savunmuştur.

Bu ilke risklerle başa çıkmakta her zaman faydalı değildir. Nedeni, bilimsel ilerleme ile toplumsal değişimin getirdiği yararlar ve zararların dengesinin ölçülemez oluşundandır.

Ülkeler,  imal edilmiş risklerin yayılması sonucunda iş birliğine gitmelidirler. Tüketici olarak bizler de bu riskleri görmezden gelmemeliyiz.

Yaşadığımız küresel çağda risk her zaman olacaktır. Risk almak etkin bir şekilde olursa dinamik bir ekonomi ve yenilikçi bir toplumun oluşmasını sağlayacaktır.

Gelenek

Gelenekler sorgulanmadan uyulan ritüel ve tekrarlardır. Bilgeler ve rahipler gibi koruyucuları vardır. Modernlik son iki yüz yılda gelenek kavramını ortaya çıkarmıştır.

Aydınlanma dönemi gelenek fikrine olumsuz bakılmasına neden olmuştur. Aydınlanmacılar geleneği dogma olarak görmüşler ve cehaletle bir tutmuşlardır.

Aydınlanma, geleneği yok etme amacına sahip olsa da kısmen başarılı olmuştur. Bazı toplumlarda gelenek yeniden icat edilirken bazı kesimlerde gelenekler korumaya alınmıştır.

Sanayi ülkelerinde geleneğin korunmasının nedenlerinden biri, modernliğin kamusal kurumlarla sınırlı kalması olmuştur. Aile, cinsellik ve cinsler arasındaki ayrımlar çoğunlukla gelenek etkisinde kalmayı sürdürmüştür.

Küreselleşme ile Batı’da geleneğin gündelik yaşama etkisi de azalır hale gelmiştir. Durum böyle görünse de gelenek farklı şekillerde her yerde gelişmeye ve yeniden üretilmeye devam edecektir.

 Gelenekler, yaşamın sürekliliği ve biçimini verdiği için her zaman olacaktır. Akademik disiplinlerin de gelenekleri vardır. Fikirler gelenekler olmadan yolunu kaybeder.

Gelenek ve görenekler etkisini kaybederken benlik duygumuz da değişmektedir. Freud psikanalizle öz kimliğin yenilenmesine uygun bir yöntem kurmuştu. Bireylerin geçmişine bakan bu yöntem gelecek adına özerklik sağlamaktadır.

Küreselleşmeye bir tepki olarak ortaya çıkan Fundamentalizm, bireylerin inandığı şeylerle ilgili değildir. Daha çok geleneksel yollarla savunulan gelenektir. Fundamentalizm şiddete eğilimlidir ve kozmopolit değerlere ters düşmektedir.

Aile

Aile ve akrabalık ilişkileri, her toplum ve kültürde farklılaşmaktadır. Örneğin Avrupa ülkelerindeki evliliklerde ailenin etkisi olmazken Çin’de evliliği anne-baba düzenlemektedir. Ancak Orta Çağ Avrupası’nda geleneksel aileler daha yaygındı.

Geleneksel aile yapısı, kadınları kocalarının ya da babalarının mülkü haline getiren bir birimdi. Kadınlar gibi çocuklar da bu aile yapısı içerisinde bazı haklardan yoksundu.

Doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmaması kadınların çok çocuk doğurmalarına ve çocuk ölümlerinin de artmasına neden olmuştu.

Cinsellik anlayışı ise üreme ile sınırlı kalmıştı. Son yıllarda cinsellik üremeden tamamen ayrılmıştır. Cinselliğin keşfedilmesi ve yeniden şekillenmesi homoseksüelliğin de giderek kabul görmesine yol açmıştır.

Homoseksüelliği kabul etmeyen büyük bir kesim hala var olsa da giderek birçok kişi daha fazla anlayışla karşılanmaya başlamıştır. Bunun sebebi cinselliğin içeriğinin değişmesidir.

1950’lerde başlayan aile kurumunun dönüşüm sürecinde, evlilik ekonomik bir sözleşme olmaktan çıkmaya başlamıştır. Aile yaşamı, “çift olma” anlayışı ile yer değiştirmiştir.

Evlilik ve aile kabuk kurumlar haline gelmiş ve içeriği değişirken isimleri aynı kalmıştır. Geleneksel ailede evlilik, çocukluktan çıkan her bireyin yaşaması gereken doğal bir olay olarak görülüyordu.

Günümüzde duygusal iletişim ve mahremiyet cinsellik,aşk ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri ve ebeveyn-çocuk ilişkisinde temel alınmaya başlanmıştır.

İyi ilişkiler ideal olarak karşılanır. Demokrasinin ilkelerinden biri de ideal olmasıdır. Demokraside herkes eşittir ve karşılıklı saygı vardır. Bu ilkeler gündelik hayata uyarlandığında duygular demokrasisi diye bir durum ortaya çıkmaktadır.

Önemli olan geleneksel ailenin mevcut durumu değil, demokrasi ve ekonomik gelişmeyi ileri götüren etkenlerdir. Bunlardan en önemlisi de kadınların eşitliği ve eğitimidir.

Bugün Avrupa’da ve ABD’de yapılan çoğu araştırmada eski kadın-erkek rollerine dönmeyi isteyenle çok azdır.

Demokrasi


Elimizden kaçıp giden dünya kitabının son bölümünde Anthony Giddens demokrasiyi ele almaktadır.

Demokrasi kavramının tanımı çok tartışmalıdır. Genel olarak demokrasi, iktidara gelmek isteyen partiler arasında rekabetin yaşandığı bir sistemdir. Demokratikleşmenin de farklı şekilleri olabilir.

Batı’da demokrasi yirminci yüzyılda tam anlamıyla gelişmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce kadınlar yalnız dört ülkede oy hakkına sahiptiler.

1960’larda bu yana geçmiş dönemlere kıyasla demokrasi daha fazla ilerlemiştir. Demokratik yönetimler günümüzde hayal kırıklığı yaratıyorken, bazı ülkelerde yayılmaya devam etmektedir.

Demokratik ülkelerde demokrasinin kendisinin derinleştirilmesi gerekmektedir. Bu demokrasinin demokratikleştirilmesi şeklinde tanımlanabilir.

Vatandaşların iktidardakilerle aynı enformasyon ortamında yaşadığı bir toplumda eski yönetim sistemleri işlemeyeceği için demokrasi derinleştirilmelidir. Demokrasi yayıldığı halde birçok ülkede baskıcı yönetim ve insan hakları ihlalleri devam etmektedir.

Sonuç olarak, demokrasi her yönden ileri götürülmesi gereken bir hedeftir. Elimizden kaçıp giden dünya ancak demokratik kurumlar tarafından yönetilebilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir